Gösteriş Mi, Gereksinim Mi? Tarımın Ortaya Çıkması

Gösteriş Mi, Gereksinim Mi? Tarımın Ortaya Çıkması Leave a comment

Gösteriş Mi, Gereksinim Mi? Tarımın Ortaya Çıkması

Gösteriş Mi, Gereksinim Mi? Tarımın Ortaya Çıkması

Taş devrinde yaşayan atalarımız, yiyeceklerini vahşi arazide aramak yerine kendileri yetiştirmeye başladıklarında ne kadar önemli bir adım attıklarını bilmiyorlardı. Modern yaşamın birçok öğesi bu hayati değerdeki karardan kaynaklanıyor. Çiftçilik, insanların geniş ve sürekliliği olan yerleşimlerine olanak verdi. Düzenli bir artı değer, insanların yemek bulmaktan arta kalan zamanlarında farklı hedeşere yönelmelerini sağladı. En sonunda tarım, bizim bugünkü karmaşık ve sosyal tabakalara ayrılmış toplumsal yaşamı-mıza neden oldu. Bu gibi örneklerin çoğalabileceğini gören arkeologlar, tarımın insanın gelişmesinde önemli değişimlere neden olduğunu belirtiyorlar. Atalarımız bahar geldiğinde biraz tohum ekerek birkaç ay sonra bereketli bir hasat elde ettiklerinde, bunu gören birçok kişi, benzer bir çabaya girişmiş ve bu fikir oldukça çabuk yayılmıştı. Fakat modern avcı-toplayıcı çalışmaları gösteriyor ki tarım, yiyecek elde etmek için çok daha emek yoğun bir çalışma gerektiriyor. Ayrıca taş devri çiftçilerinin iskeletlerinde avcı-toplayıcı atalarına oranla çok daha fazla çürük dişe, kötü beslenme izlerine ve bulaşıcı hastalığa rastlanıyor. Öyle görünüyor ki, çiftçilik o kadar da birdenbire olmuş bir gelişme değildi. Peki atalarımız neden kendilerini kötü bir duruma sokan yaşam biçimine bu kadar hevesliydi? Bazı uzmanlar avcı-toplayıcıların, iklim değişiklikleri ya da aşırı nüfus yüzünden eski yiyecek kaynakları nın yetmemesi sonucunda tarıma yönelmek zorunda kalmış olabileceklerini düşünüyor. Başkaları nın iddialarına göreyse tarımın gelişmesi, aç karınları doyurmak yerine, statü sembolü olarak tarımsal ürünlerin tüketilmesine bağlıydı. Bununla birlikte hangi savın geçerli olduğunu kesin olarak bilebilmek için geçmişe bakan penceremiz çok dar. Ama araştırmacılar yeni verilere ulaştıkça yanıtlar daha da belirginleşecek. Tarımın yükselişini açıklamaktaki zorluk, tarımın dünyada en az yedi bağımsız kökeni olması ve her birinin birbirinden ayrı özel koşullarınını bulunması. Tarıma geçişin bir gecede olmadığını, hatta bunun birkaç kuşak içinde tamamlanmadığını da biliyoruz. Arkeolojik kayıtlar, insanların ekin tohumlarını ilk evcilleştirmelerinden sonra, yüzlerce hatta bin yıl boyunca bunun beslenme alışkanlıklarının çok küçük bir bölümünü oluşturduğunu gösteriyor. Hasat edilmiş ürünler çok daha sonra yiyecek olarak önemli bir yere oturmuştu. Tarımın yükselişini açıklamaya çalışan bir kuramın, bu iki kademenin arkasındaki itici gücü de çözmesi gerekiyor. ilk ekim işleri, doğu Akdeniz’de son buzul çağının sonlarına doğru, yaklaşık 12.000 yıl önce başlamıştı. O dönemde bitki ve hayvan çeşitliliği çok hızlı değişiyordu. Kuzey Amerikalı avcı-toplayıcılar birçok büyük av hayvanının soylarının tükenmesiyle, kolay ve besleyici av bulamamaktan dolayı sıkıntıya düşmüştü. Smithsonian Enstitüsü’nden Dolores Piperno, “Ekolojik koşulların dramatik boyutlarda değiştiğini biliyorduk” diyor. “Artık hayvanlar avlanmak için orada değillerdi. Yoğun biçimde bitki yetiştirmeye başlamamızın nedeni budur.” Bu uyum sağlama yeteneği modern avcı-toplayıcıların karakteristiği. Smithsonian Enstitüsü’nden arkeobiyoloji programı yöneticisi Bruce Smith .“Tahmin edilebilir riski azaltmak için besin kaynaklarını bu yönde kullanıyorlardı” diyor. Buzulların çekilmesinin ardından iklim, tahıl yetiştirmek için çok daha elverişli hale gelmiş olmalıydı. Taş devri insanları da büyük olasılıkla bunu kendi besin alışkanlıklarına eklediler ve daha iyi yetiştirebilmek için çabaladılar. Yarı evcilleştirilmiş bitkilerin avcı-toplayıcıların menüsünde bir seçenek olarak yerini kuşaklar boyunca koruduğunu da söyleyebiliriz.

 

Rekabetçi Şölen

Gösteriş Mi, Gereksinim Mi? Tarımın Ortaya Çıkması

Birçok arkeolog bu senaryodan çok daha farklı bir açıklamaya yöneliyor. ileri sürdükleri sav, ilk evcilleştirilen ekinlerin, günümüzdeki tavuskuşu dili ya da havyar benzeri, yalnızca şölenlerde sunulan lüks yiyecekler oldukları yolunda. Bir şölen vermek demek, şöleni veren kişinin statüsünü göstermesi, ittifaklar kurması ve ileride politik kazançlara dönüştürebileceği bağlantılar anlamına gelirdi. Kanada’daki Simon Fraser Üniversitesi’nde arkeolog olan Brian Hayden, bunun kültürelbir dönüşüm için güçlü bir motor olduğunu, bu motorun yakıtının da yemek olduğunu söylüyor.Günümüzde toplantılarda konukları etkilemek için egzotik lezzetlere gerek duyuluyor. ilkevcilleştirilen bitkiler de ana yemek olmaktan çok, damakta hoş bir tat bırakacak yiyecekler olarak sunuluyordu. Mercimeği ele alalım. Mercimek, hasat edilmesi oldukça güç, nazlı bir bitkidir. Aç bir insan karnını kolaylıkla başka yiyeceklerle, hem de mercimekle olduğundan çok hızlı doyurabilir. Bununla birlikte Orta Doğu’da ilk evcilleştirilen bitkilerden biri de mercimektir. Orta Amerika’da ilk ekinler kırmızı biber, avokado ve su kabağıydı. Hayden, “Eğer çok açsanız bu bitkiler karnınızı doyurmak için çok da önemli yiyecekler değildir” diyor. Gerçekten de su kabakları hiç de yenebilir şeyler değildir, ancak bunlarla şölenlerde çok iyi servis yapılır. Bugün bizim için çok alışılmış ve vazgeçilmez olan pirinç gibi tahıllar bile, bugün birçok geleneksel toplumda yüksek statülü bir yemek olarak ikram edilir. Sözgelimi, Endonezya’daki Sulawesti Adası’nda yaşayan Torajan kültüründe, yoksul aileler genellikle “manyok” ve benzeri bitki kökleriyle idare eder ve de-ğerli pirinçlerini özel günler için saklarlar. Zengin evlerinde bile günlük yemekte başka yiyecekler yenir ve pirinç misafir için saklanır. Taş devrinde de benzer şeyler buğday ve arpa için yaşanmış olabilir. Birçok uzman ekmeğin değil ama biranın bu tahıllardan elde edilen ürünlerin en değerlisi olduğunu düşünüyor. Bir şölende alkolün ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek yok.  Olasılıkla kimi hayvanlar da gündelik yemek yerine özel günlerde ve kutlamalarda yenmek üzere kullanılıyordu. Bugün bile bazı toplumlarda bu adetler geçerlidir. Eğer ekinler ana yemek değil de yalnızca özel günlerde yenilen prestij nesneleriyse, uzun yıllar boyunca neden beslenme alışkanlığın içinde çok az bir yer tuttukları anlaşılabilir. Ekinlerin ilk kez ortaya çıktığı yerler ve zamanlar, Hayden’in “rekabetçi şölen” senaryosunun beklentilerine uyuyor. “Bitkilerin karmaşık ekonomik yapıdaki, sınıf eşitsizliklerinin olduğu zengin toplumlarda evcilleştirildiğini tahmin ediyoruz. Bulgularımız tam da bunu doğruluyor” diyor. Depolanabilir ve saygınlık artırıcı tahıllar, parlak taş balta gibi diğer lüks nesnelerle de değiş tokuş edilebilirdi. Tarımın lüks olarak başlaması düşüncesi henüz tam oturmuş değil. Columbia’daki Missouri Üniversitesi’nden paleobotanikçi Deborah Pearsall, bunun sınanabilecek bir proje olduğunu, ama değerlendirmeyi yapacak bir jürinin olmadığı görüşünde. Arkeologlar tarım toplumuna geçilirken tarımsal ürünlerle caka satmak için yapılan rekabetçi şölen ya da diğer uygulamaların kanıtlarına daha yakından bakmalılar. Yakın Doğu’daki ve kuzey Avrupa’daki bazı toplumlar buna uyuyor. Amerika’daki ve Yeni Gine’deki diğerlerininsen çok daha basit yapıda oldukları görülüyor. Peki tarımsal geçişin ikinci basamağı neydi? Neden evcilleştirilmiş tahıllar bir süre sonra ana yemek haline geldi? Burada hikaye biraz daha belirsiz. Bu, zaman içinde çeşitli değişkenlerin karşılıklı etkileşimiyle açıklanabilecek bir şey ve ana etkeni bulmak çok da kolay değil. Bir fikre göre, teknolojinin gelişmesi, birçok kişinin bu saygın yiyeceklere ulaşmasını sağlamıştı. Çiftçiler yıllar içinde tahıllardan daha iyi ürün almayı öğrendikçe çok daha fazla kişiye yiyecek çıkmış olabilir. Tahıllar kuşaklar süren seçim sonunda daha kaliteli saklanması ve diğer lüks tüketim mallarıyla değiştirilebilir olmaları toplumsal eşitsizliği doğurdu. Ortaya çıkan seçkinler, daha aşağı sınışara yiyecek aramak için daha az zaman bırakıp onları tarlada çalışmaya zorlamış olabilirler. Bir diğer açıklamaya göreyse insanlar yarı yerleşik yaşama geçtiklerinde bir nüfus tuzağına yakalanmış olabilirler. “Çiftçilerin avcı-toplayıcılardan daha çok çocuğu vardı” diyor Piperno. “Evrimci bir yaklaşımla söyleyecek olursak, bu durum çok daha başarılı bir stratejiydi ve tarımcı olamayanlar zamanla diğerleriyle rekabet edemeyerek yerlerini onlara bıraktı.” Çiftçilerin artan nüfusu yayılmaya başladıkça, avcı-toplayıcılar diğerlerini rahatsız etmeden av bulmakta zorlanmaya başladı lar. Bir süre sonra gereksinim duydukları yiyeceği kendileri yetiştirmek zorunda kalmış bile olabilirler. Bu durum, onların ekinlerin kaybı ya da kıtlık gibi durumlarda çok zorda kalmalarına neden olmuş olabilir ama artık bundan geri dönüş yoktu. Arkeologların tarımın yükselişiyle ilgili bu iki açıklamayı incelemek için çok az kanıtları var. Ama bazı ipuçları, eski insanların kemiklerinde olabilir. Aşırı nüfus ya da yiyecek sıkıntısı atalarımı- zı tarıma yönlendirdiyse kemiklerinde tarım öncesi dönemde yaşanmış olabilecek yetersiz beslenme izlerinin görülebilmesi gerekir. iskeletler şuan için böyle bir ayrımın anlaşılabilmesi için yeterli değil. Bununla birlikte bir grup araştırmacı, dünyanın birçok bölgesindeki tarih öncesi kemiklerin üzerinde kötü beslenme, yaralanma, hastalıkizleri arıyor ve elde ettikleri bilgileri değerlendiriyor. Araştırmacılar yalnızca Avrupa’da 75.000, dünya çapındaysa yaklaşık 200.000 iskelete ulaşabilmeyi umuyor. Kemikler öykülerini anlattığında, hastalıkların ne zaman ve hangi koşullar altında geliştiğini anlamak mümkün olacak. Bu da, insanlığın en büyük buluşlarından biri olan tarımın, insanların statü sembolü olarak mı yoksa artan sayıdaki aç nüfusu doyurabilmek için bir gereklilik sonucunda mı doğduğunu gösterecek.

 

Holmes, B., Manna or Millstone,

New Scientist, 18 September, 2004

Ç e v i r e n : G ö k h a n T o k

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Translate »